Türkiye Halkının “Fıkıh”la İmtihanı

•Mayıs 30, 2009 • Yorum yapın
beyaz hoca televizyonda
beyaz hoca televizyonda

Sabah uyandığımda, refleksif bir hareket gibi bazen elim televizyon kumandasına uzanıyor. Unkapanı eskisi şarkıcılar, ayağa düşmüş adli vakalar, yemek tarifleri arasında bir de “fıkıh”çı hocalarımız endam ediyorlar kadın programı denilen ucubelerde. Hayretle, şaşkınlıkla izliyorum, ibretlik buluyorum.  Sadece kadın programlarında değil, internette, gazetelerde, televizyonlarda diğer programlarda her yer “fıkıhçı hoca” kaynıyor. Her gazetenin kendi fıkıhçısı bile var!..

Kadınlarımız, erkeklerimiz değişen hayat tarzlarında sürekli vicdan azabı çekiyor olmalılar ki, en basit bir şeyi bile sormak, teyid almak, cevaba göre davranmak ihtiyacı içerisindeler. Fıkıhçı hocalar ise sorulara cevap verirken sadece hadis ve Kur’ana veya bunların geçmişte yapılmış yorumlarına dayanmak zorunda olduklarından ortaya kimi zaman çok komik tablolar çıkabiliyor. Böylesine gelişmiş bir teknoloji çağında, ekonomik altyapı böylesine farklı iken “hoca”, bundan 1500 sene öncesi şartlardaki sorunlara çözümler aramış metinlerde kazılar yapıyorlar. Misal mi, Süleyman Ateş hocaya sorulmuş; iPod’a Kur’an yüklenir mi? Dinen bir sakıncası var mıdır? Hocanın cevabı; “Eğer o iPod’da klasik Türk musikisi ve tasavvuf müziği varsa aynı alete Kuran-ı Kerim’in eklenmesinin bir sakıncası yok. Ama insanları şehvete kışkırtan, dine aykırı müzikler varsa aynı cihaza Kuran-ı Kerim’i yüklemeyi doğru bulmam. Çünkü Kuran’a saygısızlık olur. Biri şehvete diğeri ruhaniyete sevk ediyor. Cihaz bozulduğunda ise bir yere gömmek ya da yakmak gerekir. Çünkü Hz. Ömer zamanında da yıpranmış mushaflar (Kuran’ın kopyaları) yakılmış. Bu nedenle çöpe atılmamalı, saygı gereği yakılmalı. Kuran’a saygı bunu gerektirir.”

Maalesef acı olan bunları halkımızın ciddiye alması, kendisine rehber olarak görmesi. Sorun, bu insanların hayatlarını sürdürürken rehberlerinin akıl ve mantık değil, 1500 yıl öncesinin metinleri olması. Bütün bu sorulardan anlaşılabilen bir şey de bu; insanlarımız akıl ve mantıklarıyla buldukları çözümleri güvenilir bulmuyorlar. Ve kendi çözümleriyle, fıkıhçının çözümleri çatıştığında her zaman “dogma” dan taraf oluyorlar. “Dogma”, “hoca”, “fâkih” söz aldığında akan sular duruyor, gözler yere iniyor, kafalar huşu ile sallanıyor. Ve “hoca” milyonların gözleri önünde; soru sahibini azarlayabiliyor. “Hoca”, öylesine rahat ki, istediği gibi esip gürleyebiliyor televizyon ekranlarında. Her konuda ahkâm kesiyor, istediğini azarlıyor, istediğine ayar veriyor, istediğine nasihat ediyor.

Bir diğer dikkat çekici konu ise; Türkiye’de herkese göre bir “hoca” nın var olması. Mesela başı açık bir bayana “icazet” veren hocamız var. Veyahut “kurban” adetinden tiksiniyor musunuz? “Kan akıtmak” zorunda olmadığınızı savunan hocamız da var. Göz göre göre islam dogmalarını manipüle ederek, her türlü ihtiyacınıza cevap, fıkıhçı hocalarımızda!..

Her ne kadar, onlar, islâmın akılla, mantıkla ve vicdanla çelişmediğini iddia etselerde; fıkıhçı hocalarımız tam tersi bir durumu gözler önüne seriyorlar; madem akıl ve mantıkla çelişmiyor, bu kadar çok “hoca”ya neden ihtiyacımız var?

Güneşte Pazartesiler: İşsiz Kalan İşçi Üzerine Bir Film

•Mayıs 30, 2009 • Yorum yapın
güneşte pazartesiler..

güneşte pazartesiler..

Fabrika, tersane veya şantiye doğaya karşı çok şiddetli bir savaşın sürdürüldüğü yerlerdir. Oralarda kırılganlığa yer yoktur. İşçi bedeniyle bu savaşa girer, ekmeğini taştan çıkarır ve evine götürür. İşçi doğası gereği serttir. Hem işinin, hem hayatının doğası gereği, “kırılgan” hiç değildir, olamaz. İşçi, alın terini, kas gücünü, bedenini yiyip götüren işiyle bütünleşir. Her pazartesi fabrika zilleriyle başlayan bu döngünün parçası olur. Hayatının artık en büyük parçası, bir nevi anlamıdır işi. Durumunu kanıksamıştır, bu döngüler arasında evi geçinecek, çocukları büyüyecektir. Bir gün hayatı bitene kadar bu böyle gidecektir.

Gün gelir, “makro” düzeydeki bir değişiklik onu işinden alıkoyar. Bedeninin, kas gücünün eriyip gitmesini bile kanıksamış, kabullenmiş işçi, bu hakkından bile alıkonulur. Kırılgan bir tepki veremez. Çünkü onun doğası artık budur, onu düzen bu hâle getirmiştir. Şaşkındır. Ağız dolusu küfreder. Bedeniyle değiştirdiği doğanın yazgısı gibi, kendi yazgısını da bedeniyle değiştirebileceğini zanneder. Ama başaramaz. Kırdığı bir sokak lambasının bile hesabı sorulur. Gene de asimile olmaya yanaşmaz. Büyük bir ihanete uğramıştır. Bir zamanlar zorla kabul ettiği değerleri bile hiçe sayılmaktadır.

Bir kez döngü kırıldığında hiçbir şey yolunda gitmez. İşçi, sudan çıkmış balığa döner.  Karısı ve çocukları da sanki onunla bir anlaşma imzalamış gibidir. Ve işçi, işsiz kalarak bu anlaşmanın en önemli maddesini ihlal etmiş gibidir. Karısı onu terk edip gider. Hayatı boyunca, işte ve hayatta her şeyi diğer insanlarla beraber olarak başarmış işçinin hayatında kocaman bir boşluk belirir. Bu boşluğu nasıl dolduracağını da bilemez. Yanan lambalara takılır kalır. Veya her şeyin daha güzel olduğu başka ülkelerin hayallerine. Bazı hikâyeler çok daha acıklı biter; artık bu hayatın yükünü kaldıramaz ve intihar eder.

Filme bir de sanki “sosyalizm hakkında anlatılanların hepsinin yalan olduğunu ve kapitalizm hakkında anlatılanlarının maalesef hepsinin gerçek olduğunu” göstermek için bir de Rus göçmen işçi yerleştirilmiş. Kozmonot olmayı öngörürken büyük bir “makro” değişiklikle İspanya’da göçmen işçiliğe savrulan, gene başka bir “makro” değişikliğin işsizliğe savurduğu. Dünya nüfusunu yüz yılda altıya katlayan kapitalizm hakkındaki en büyük gerçeklerden birisi; kapitalizm bu kadar insana devamlı iş yaratamadığında başlıyor “güneşli pazartesi”ler.

Los lunes al sol, her hafta tekrar tekrar uyanılan işsiz ama güneşli pazartesiler arasında geçip giden hayatların hikâyesi veya “makro” düzeyde gerçekleşmekte olan değişimlerin tek tek kişilerin hayatlarında nasıl büyük kırılmalara yol açtığının. Propagandaya düşmeden, orta yaşta işsiz kalmışların hayatlarındaki boşluk ve çaresizlik hissinin başarılı, sade bir şekilde yansıtılması.

Russophobia in Turkish Society

•Mayıs 27, 2009 • Yorum yapın

moskof

During the last, tough and desperate centuries of Ottoman Empire, the thoughest of all enemies was Russian Empire. For 241 years of Ottoman collapsing period, there were wars between Ottoman and Russian Empire for 11 times, which lasted for 58 years, which means ¼ of the whole period. Nearly all battles were won by Russians, except the Battle of Prut. Russian Empire was the darkest nightmare of Ottoman governors and people. After these 58 years of wars, Ottoman Empire lost its most valuable parts: Crimea, Romania, Moldavia, some parts of Poland, Bulgaria, former Yugoslavia, Caucasus etc. Even after the war in 1877-1878, Russian armies entered the province Edirne and after they invaded until Yeşilköy, which is now a part of Istanbul. Russian army by this act threatened the existence of Ottoman Empire totally. All these events of course affected the psychology of people and intellectuals in Ottoman Empire, which caused some feeling, that could be called “russophobia”. Millions of deaths were given to wars against Russians and also very huge migration wave started from the lost territories of the empire. The word moskof (derived from the name of the city Moscow) was used among Turks to call Russian Empire and Russians generally. This word had an insultive meaning. The term “moskof” appeared to be a common insult, that even could be used in daily life. After the revolution in Russia in 1917, for the majority right wing Turkish authors, Russia became the worst enemy ever. A historical evil enemy, now with the ideology of devil – communism! Again, turkish nationalists started to call Soviet Union and all communists “moskof”, even the turkish ones, in an insulting manner. Nihat Atsiz, the leader of Turkish ultra-nationalists, wrote: “Communism is a mask and cover of “moskof” imperialism, cheating people with fantasies, that they would bring peace and justice to all humanity. History, geopolitics and faith made us enemies. We’re going to fight until the destruction of someone’s part. We can’t make peace, we’re opposite sides, we’re enemies. Love is impossible without hatred, if you love Turkishness, you should hate moskof!” In this article, Atsiz also claims that all slavic race is “rude and low“. During the cold war, the term “moskof” also was the strongest insult. Conservative circles, nationalists, islamists gently adviced any lefty turkish person to leave the country and go to Moscow (for example, this widely used turkish slogan “communists – to moscow!”). According to them, a “moskof” is a traitor, a possible terrorist, enemy of religion and god, a person without decency. One well known islamist poet, very significant figure of turkish islamist movement Necip Fazil Kisakurek wrote a book with the title “Moskof”. In this book, he summarizes the history of russians from his own, very subjective point of view. The book starts with the chapter “Russians under Turkish reign”, referring to Altin Orda. He states that communism is “in Russian nature”, because “Russians also didn’t have the concept of private property before communism”. According to him, Russians should be thankful first to Timur, who had destructed Altin Orda, second to Baltaci Mehmet Pasha who let Russian armies to escape during the battle of Prut. The book comes to end with “Turks under Russian reign” and “Humanity under Russian reign”. This book which reflects Turkish right wing perception of Russian reality, claims that Russian nation is originally some wild savage people, cruel by nature, who still have these characteristics, mixing it with the ideology of communism, that is much more dangerous, threatening all the humanity. After the collapse of Soviet Union, russophobia in Turkey suddenly disappeared. Because of the pure political reasons, of course: Russia now is much weaker and is a very good trade partner for Turkey. Anyway, turkish ultra-nationalists are still trying to warn, that Russians are eternal enemies. During the chechen war, again there were groups who tried to reveal once more the old “myth of Moskof”. After any conflict in Caucasus, this time ultra-nationalists try to claim that “russians are destroying turkish morality by spreading prostitution in Turkey“.

Obama’yla Gelen Yeni Dönem ve Türkiye

•Mayıs 26, 2009 • Yorum yapın
obama türkiye'de

obama türkiye'de

Barrack Hüseyin Obama’nın Türkiye’yi ziyaret edeceği Hillary Clinton’dan haber alındığında şüphesiz ki Türkiye kamuoyunda şaşkınlıkla karışık bir sevinç dalgası patlak verdi. Ziyaret öncesinde ve sonrasında köşe yazarlarından politikacılara ve askeri yetkililere kadar bir çok taraf konu hakkında ağzı kulaklarında tepkiler verirken, Obama’nın satır aralarında her bir tarafın kendine yontacağı anlamlar arandı. İşin ilginç tarafı, G.W Bush bundan seneler önce iktidar olduğunda ağızlarından “Bush doktrini”, “teröre karşı savaş”, “büyük ortadoğu projesi”  gibi kavramlar eksik olmayıp, Türkiye’yi bu kavramlar çerçevesinde “adapte olmaya” ve “rol kapmaya” çağıran aydınlarımız ve politikacılarımız, bu seferde Bush politikalarının iflasını ilan etmekte ve Obama ile gelen yeni dönem üzerine ahkâm kesmekteydiler. Öncelikle Türkiye’de “aydın” olmanın, değişen Amerikan politikalarını dikkatle takip edip anlamaktan, devlet politikasını ve kamuoyunu bu yönde manipüle etmekten ibaret bir zanaat olduğunu açıkça gözler önüne sermekteydi bu tutumlar. Ama haklı oldukları bir taraf vardı kanımca; gerçekten Amerikan dış politikasında ve dünyada devletler arası ilişkilerde yeni bir paradigma ortaya çıkmaktaydı, bunu görmek için “aydın” olmaya da gerek olduğunu sanmıyorum.

Öncelikle ABD için yıllardır propagandasını yaptığı liberal kapitalizm açısından Bush döneminden arta kalan büyük bir felaket; küresel ekonomik kriz. İdeolojik planda ise daha çok ABD çıkarları uğruna “istikrarsızlaştırma”, “siyasi baskı kurma” gibi emperyalist çıkarlar için kullanılmakta olan “insan hakları”, “demokrasi” gibi propaganda araçları açısından ise durum daha da beter; Irak ve Afganistan’daki durum ve diğer istikrarsızlaştırma operasyonları sebebiyle bütün dünya halkları ve hükümetleri nezdinde Amerikan imajının tamamen çöküşü. Obama’nın ABD hakim sınıfları tarafından bütün bu yaraları sarmak maksadıyla iktidar yapıldığını tekrar etmeye sanıyorum gerek yok. Bu minvalde, Obama döneminin ilk günlerinde bile amacın bu olduğunun işaretlerini bulmak mümkün.

Küresel ekonomik kriz, ulus devletleri istikrarsızlaştırma anlamına gelen Bush doktrini yerine, ekonomik buhranı ancak ulus devletlerin tekrar güçlendirilmesi ile aşılabileceği bir döneme işaret ediyor. Zira, Hillary Clinton’un Türkiye’den önceki ziyareti Çin Halk Cumhuriyeti’nde,  bu sefer “insan hakları”, “demokrasi” gibi argümanları hiç bir şekilde kullanmadığı gibi Çin’in Amerikan doları ve kâğıtları üzerine şikâyetlerini sineye çekmek zorunda kaldı. Buradan yola çıkarak birinci tespitim; ABD politikalarının özellikle “müttefik” ülkeler açısından ulus devletleri istikrarsızlaştırma yolunda değil, tam tersine güçlendirme yolunda olduğudur. Özellikle son dönemde “kürt sorunu” bağlamında “çözüm” lafının bu kadar çok telaffuz edilmesinin arkasında da bunun olduğunu düşünüyorum.

Amerikan gücünün ideolojik anlamda da tekrar onarılması şeklindeki diğer gözlemimi doğrulayan süreçler ise Obama’nın örneğin nevruz bayramı sebebiyle İran’lılara yolladığı mesaj ve Güney Amerika’lı liderler ile barışçıl ilişkiler kurma çalışmaları gösterilebilir. Obama’nın kendisi bile ABD’nin hâkim sermayesi açısından bir imaj düzeltme operasyonudur.

 Gelelim Türkiye’deki duruma. Obama döneminin etkilerini daha önce de belirttiğim gibi Kürt meselesinde ve Ermenistan’la ilişkiler bağlamında görebilmekteyiz. Obama dönemi ABD’sinin Türkiye’den beklentisi; bölgede güçlü bir ulus devlet olarak kendi iç problemlerini çözen ve bölgeye istikrar dağıtan bir ülke olabilmesidir. İkinci bir kilit nokta, Avrupa’yı Rus gaz tekelinden kurtaracak ve ABD’ye daha rahatça yanaşmasını sağlayabilecek ikinci bir doğalgaz hattının savunucusu ve koruyucusu olmasıdır. Türkiye’nin Filistin politikasındaki ani ve sert kırılmanın arkasında yatan sebep budur. Türkiye Orta Doğu’da böylelikle İran’ın tekelini kırmakta, bölge halklarına güven veren bir pozisyona ulaşabilmektedir. Bu politikanın işaretlerini önemli İngiliz dergisi “The Economist”‘in Mart ayının ikinci haftasındaki sayısındaki politik analizde görebiliyoruz; ”tam da Amerika’nın Ortadoğu’ya ulaşmaya çalıştığı bir dönemde Erdoğan’ın popülaritesi işe yarayabilir”.  Aynı yazıdan Kafkaslardaki son gelişmeleri okumakta mümkün; “Avrupayı rahatlatacak ve ABD’nin yanına çekecek yeni bir boru hattı için Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki sınır anlaşmazlıklarını da çözebilecek politik bir açılım gerekliliği”.

21. Yüzyılın Duvarları

•Mayıs 25, 2009 • Yorum yapın

Zafer BayramıDünyamızda özellikle son senelerde ilginç bir fenomenle karşı karşıyayız; “etnik köken ile ekonomik durumun ve yaşam standartlarının çakışması”. Bundan 100 sene öncesinde ABD ve bazı diğer ülkelerde açıkça ve pervasızca uygulanmakta iken bugünlerde kapitalizmin “insan hakları”, “ırkçılıkla mücadele” gibi sanal sloganlarıyla örtülü bir şekilde yaşanıyor bu süreç. Fotoğrafta Rusya’nın en önemli bayramı sayılan “9 Mayıs Zafer Günü” kutlamalarından ilginç bir detay var. Beyaz slav ırkı, çoluğuyla çocuğuyla mutlu bir şekilde bayramını kutlarken, “onlar” ancak duvarın arkasından bakmaya cesaret edebiliyorlar. Aslında bu resmi şöyle bile yorumlayabiliriz; duvar sanki onları oraya hapsetmek için, onların mevcudiyetlerini gizlemek için yapılmış. Her iki yorumlama da bana göre doğru. Nedenini açıklamaya çalışacağım.

Rusya bilindiği gibi özellikle Vladimir Putin döneminden itibaren büyük bir toparlanma ve çok hızlı bir kalkınma sürecinden geçiyor. Bu da büyük bir ucuz emek gücü ihtiyacı demek. Sovyetler Birliği’nden kalan eski, demode altyapının yenilenmesi, dünya kapitalizmine entegrasyon ihtiyacı, küresel sermaye ve Rus monarklarının ağzını sulandıran devasa bir proje. Özellikle artan petrol fiyatlarıyla müthiş bir döviz girdisi olan bu devasa ülkeninse emek gücü sınırlı bir seviyede. Bu durumda ikili anlaşmalarla BDT ülkelerinden Rusya’ya çalışmaya gelenlere bürokratik bakımdan kolaylıklar sağlanıyor. Vize talep edilmiyor. Çalışma izni almaksa onlar için daha kolay. Bu durum da zaten fakirlikten kırılmakta olan Orta Asya ülkelerinden Rusya’ya inanılmaz bir emek gücü akımına yol açıyor. Milyonlarca legal veya kaçak işçi Orta Asya’dan Rusya’ya akın ediyor.

Özellikle Orta Asya’nın en fakir ülkesi Tacikistan’dan geliyorlar. Tacikistan kırsal kesimindeki vaziyet ise “ben insanım” diyenin vicdanını sızlatmalı; önce etnisiteleri birbirine kırdıran iç savaş, ardından büyük bir yoksulluk ve açlık. Tacikistan kırsal kesiminde elektrik yok, su yok, gıda yok. Tacikistan’ın en büyük satılabilir varlığı ucuz işgücü. Yurtdışındaki Tacik işçilerin gelirleri ülke gayrı safi milli hasılasının %34 ünü oluşturmaktadır. Her bir Tacik işçinin aylık gelirinin ortalama 300 dolar olduğu düşünülürse kanımca inanılmaz bir rakam.

Gelelim toplumları birbirinden ayıran duvarlara. Rusya’da fakirlik Rus etnisitesinde de yaygın. Ancak ”insanlık dışı fakirlik” diyebileceğimiz durum, sadece yurtdışından gelen kara derililere has. En başta bu ekonomik durum iki etnisite arasına büyük bir duvar örmektedir. Hiç bir Tacik, Rus halkının sahip olabileceği şeylere sahip olamaz. Onun gittiği yerlere gidemez, onun gibi giyinemez, onun çalıştığı işlerde çalışamaz. Sadece en pis, yüzde yüz beden çalışması gerektiren işler Tacikler içindir. Dolayısıyla, en başta iki toplum ekonomik olarak birbirinden tamamiyle ayrılmıştır. Ve maalesef insanların kapitalist güdülerinde her zaman beden işi yapana, hizmetkâra, fakire karşı bir hakir görme içgüdüsü vardır. Ruslar, Taciklere neredeyse her zaman emreder konumdadır ve onları aşağılık görmektedirler. Onların beyinlerinde “emretme” eylemiyle Tacik halkı her zaman “nesne-yüklem” ilişkisi içerisindedir ve bu da en büyük ayrımı hem yaşam tarzlarında, hem beyinlerde yaratmaktadır.

Bunun yanı sıra, ekonomik girdisi az olan ve bir çok imkânlardan yoksun toplumlar kaçınılmaz bir şekilde tutuculaşmakta ve suça meyilli olmaktadır. Resmi istatistiklerin söylediğine göre Orta Asya’lılar Rusya’da, Rus etnisitesine göre bir kaç misli daha fazla suça meyilli gözükmektedir. Ekonomik girdinin az olduğu ortam, “kavga” ya en müsait ortamdır. Elbette suça meyillilik genetik bir miras değil, sosyo-ekonomik şartların doğurduğu bir durumdur. Bu da aynı şekilde Taciklere karşı Rus toplumunda önyargıların oluşmasına sebep olmaktadır. Rus toplumunun tek tek bireyleri, her bir Orta Asya’lıyı kendi şartları içerisinde değerlendirememekte ve kesin önyargılı hükümler vermektedir. Maalesef kapitalist güdülerle dolu bir bilinç böyle basit sınıflandırmacı yaklaşımlara kolay ulaşmaktadır.

Bunun yanı sıra, Orta Asya’lılar en başında bu ülkede “göçmen” konumundadırlar, yani “yabancı”dırlar. Ve gene maalesef, içlere işlemiş kapitalist ahlâk ve güdüler tanınmayan yabancıya karşı otomatik olarak önyargı mekanizmasını harekete geçirmektedir. Ekonomik olarak aşağıda olan, birarada yaşayan ve toplum içerisinde kendi dilini konuşan kişiler enteresan bir biçimde yadırganmakta ve hatta nefret uyandırmaktadırlar. Çünkü iki toplumun birbirlerini tanıma kanalları tamamen kapalıdır. Kültürel farklılıklar, dini farklılıklar ve dildeki farklılıklar aradaki duvarı güçlendirmektedir. Göçmen bu doğrultuda kültürel, dini ve dilsel olarak kendisini var edebildiği kendi toplumuna yanaşmakta ve orada soluk alabilmekteyken daha tutuculaşmakta, yerli olan içinde bazen “acıma”, bazen “garipseme”, bazen “kendini üstün hissetme”, bazen “görmezden gelme” ve bir çok örnekte “nefret” büyütmektedir.

İşte bu sebeplerden ötürü başlangıçtaki iki yorum vardır ve doğrudur. Duvarı iki tarafta psikolojik olarak yaratmakta ve ötesine geçememektedir. Ayrıca bu ilişkide hâkim olan yerliler, göçmen olana duydukları “görmezden gelme” ve “görmek istememe” psikolojisiyle veya göçmen olanın suça meyli sebebiyle polisiye önlemler adı altında böyle duvarları inşa etmektedirler.

Burada Rusya özelinde ele aldığım konu şu an dünyada bir çok ülkede değişik isimler adı altında görülebilecek bir fenomendir. Anlaşılması gereken bir gerçek var ki, etnisite ile ekonomik durumlar ve toplumsal rollerin çakıştığı bunun gibi durumlarda duvarın en önemli sebebi büyük ekonomik uçurumdur. Dolayısıyla, liberalizm içerisinde geliştirilen “ırkçılık karşıtı” kimi kampanyalar sorunu çözmekten uzak gözükmektedir. Ayrıca konuyu ”ulusların kendi kaderini tayin hakkı” çerçevesinde ele alan yaklaşımlar da küreselleşme ile sürecin gerisinde kalmış gibi gözükmektedirler. Bunun sebebi de artık dünya üzerinde neredeyse her etnik topluluğun, çoğunluk olduğu coğrafyada bir ulus devlet sahibi olduğu gerçeği bir yana, tebaalarının ayrımcılığa, vatandaşı olsunlar veya olmasınlar, başka ülkeler ve metropollerde karşılaştıkları gerçeğidir.

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.